Thursday, 1 December 2011

Futbol, GS, vs...

  1. Geride kalan haftada içerde rakibini yenerken futbolcuların kafasında aynı anda iki farklı şeyi yerleştiremiyorsa ve kazanmayı güdülerken spor ahlakını ihmal ediyorsa teknik adamın kabahati vardır,
  2. Sorumluluklarını bilmenin ötesinde, futbolun yalnız başına oynanmadığını, birlikte oynadığı arkadaşları kadar birlikte oynadıkları rakibe de saygı duymaları gerekliliğinin bünyelerinde birikmemiş olması nedeniyle, sözleşmeye imza atma dışında profesyonelliğin ne demek olduğunu bilmeyen dolayısıyla uygulamayan futbolcuların kabahatleri vardır,
  3. Maç devam ederken arkasını dönüp gitmemesi gerektiğini bilmeyen, önemli pozisyonların olabileceğini düşünmeyen ve bunları süzme yetisine sahip olması gerektiği halde olamayan, yardımcı hakem olduklarında da orta hakemin görmediği durumları süzüp orta hakeme bildirme gibi görevlerinin farkında olması gereken, adalet anlayışından birşeyler kaybetmiş hakemlerin kabahati vardır,
  4. Ayrıca niteliksiz davranışlarıyla futbol makinasının bütün civatalarını gereksiz yere sıkıp gevşeten liyakati bilgisinden değil, çevresinden kaynaklanan yetersiz yöneticilerin kabahati vardır...

Peki bu yukarıdaki kabahatliler neden kabahatliler ... Çünkü ülkedeki futbol seviyesi bu insanlar yüzünden yerinde sayıyor,geriliyor,kan kaybediyor...Bunun sonucunda da toplum gereksiz yere nakde yönelik arzularla gerim gerim geriliyor...

Geçen hafta GS ın evinde 2-1 önde olduğu ve hücum etmeye çalışan rakibini kontra zorlamaya başladığı son dakikalarda takımın oyun zekası en yüksek oyuncularından biri çıkıp gereksiz bir pozisyonda rakibine kafa çıkarıyor...Hani profesyonellik ya bu malzeme kaçar mı ? Kaçmaz...Muhammed Ali nin arı gibi soktuğu rakibinden daha afilli bir düşüşle kendini yere bırakan kaleci rakibini attırıyor, sanki rakibinin sinirlendiği pozisyonda adamın baldırına basıp onu itmemiş gibi... İkisinde de birbirine karşı ve kendi taraftarlarına camialarına karşı saygı zerre gözükmüyor... Kazandığın maçta gereksiz agresiflikler yapmak ve zerre çıkar uğruna sahtekar davranmak...Ben sporcunun gelmişine geçmişine bu durumda...zira ne zeki ne çevik ne de ahlaklı kendileri...

Gelelim GS a... Önümüzdeki iki hafta zorlu rakiplerle karşılaşacak takım, formda iki oyuncusu Engin ve Elmander i basit sorumsuzluklarla kaybetti... Peki ne olacak şimdi...Tabii ki unutulacak... Bu adamları alkışlamaya devam edeceğiz... Ne garip... İkisi de kayda değer performans gösteren oyuncular...

Peki Fatih hoca ne yapmalı... Bana kalırsa kısır ve zevk vermeyen, ayrıca bizim kadrodaki oyunculara da uymayan 4-3-3 ü bırakıp 4-4-2 de ısrar etmeli... Yalnız kanattaki adamları ya falakaya yatırsın ya da yedek kulübesine... G.birliği önüne kalede Muslera , geri 4 lüde Eboue,Semih,Servet,H.Balta ile çıkması neredeyse kesin gibi gözüküyor... Muhtemelen 4-3-3 e döneceğinden sağda Kazım, solda Riera forvetin ortasında da Baros la oynayacak...Orta sahada göbekteki 3 lüden ikisi Selçuk ile Melo olacak fakat 3. oyuncu için Ayhan öne çıksa da Fatih Hoca sevdiği sürprizlerinden birini yapıp Emre Çolak yada Ceyhun dan birini de koyabilir... Buna karşın Sercan ı Ayhan ile değiştirip sağ tarafa da altyapıdan Mertan ı alıp koysa Kazım a maçı anlatma şansı bulur, 4-4-2 yi de Riera-Melo-Selçuk-Mertan orta sahası ve Baros-Sercan forvetiyle denemiş oluruz...Kazım ile Riera nın kanat pozisyonunda birlikte görev alması takımı aşırı dirençsizleştirdiğinden ikisi birlikte düşünülmemeli kanaatindeyim...Ayrıca ileriki maçlarda Kazım çift forvette Baros ya da Elmander in yanında, sağ kanattaki performansından daha iyi bir görüntü ortaya koyar yedekten gelip ilerleyen dakikalarda girerse... Her ne olursa olsun G.birliği karşısında maçı kazanacağımızı düşünmüyorum... Fuat Çapa nın genç ve dinamik bir ekibi var ki maçı 90 dakika oynayan dirençli bir rakip...Umarım Fatih Hoca nın yüzündeki pozitif gülümsemeyi maçtan sonra görürüz...

Her halükarda takımın sol bek, sol açık ve sağ açık problemi olduğu; orta sahanın ve defansın göbeğinde de takviyeye ihtiyacı olduğu açıktır... Yok almazlarsa devre arasında sol beke bi adam , Hakan Balta toplu ölümlere sebebiyet verir Türk Telekom Arena da ona göre...

Selametle...

Thursday, 3 November 2011

ölmek...


ölmek yaşamsal varlığın sonu olarak algılanabilir...yani yaşıyor saymadığınız herşey ölüdür diyebiliriz bu durumda...yani ölmek aslında yaşadığından haberdar olmamaktır diyebiliriz...

çok sevdiği biri ahirete göçtüyse kişinin, onun yaşamadığı bilgisi bize öldüğünü ispatlar... yada çok sevdiği birini bir daha görmeyeceğini kendine dayatmaya çalışıyorsa insan, aslında bundan sonraki hayatında yaşadığını bile bilmeyeceğinden onu öldürmüş sayılır...

günümüz yaşamında( ne güzel bir gazete-dergi yazısı cümle başlangıcıdır bu ) iletişimin bunca önemli olduğu ve hayatımızı yönlendirdiği düşünülürse, ne kadar iç içe bir yaşam sürdüğümüz ortaya çıkar çevremizi oluşturan insanlarla birlikte... peki onları öldürmek için bağlantımızı öldürmemiz yeterli midir? kesinlikle evet...ancak bu sefer de hortlaklara inanmamız gerekir ki bu berbat bir hissiyatı beraberinde getirir...iletişim manasında öldürdüğümüz bireyleri duygusal olarak dondurmuş olduğumuz gerçeği ortada alenen kol gezmektedir... rastgele bir şekilde kontrolümüz dışında oluşacak en ufak temas anında duygular müthiş bir hızla çözülecek ve öldürdüğünüz kişiyi hortlak olarak karşınıza çıkaracaktır...bu böyledir... duygular öldürülemez...ancak değiştirebilirsiniz...yoğun bir aşk 180 derece döndürülerek yoğun bir nefrete dönüşebilir( -1 ile çarpma işlemi bkz.matematik )

bu noktada yaşayan bireyleri kendi hayatımızda sanal olarak öldürmek için yapmamız gereken tek şey bütün açıkları kapatarak ve eksik bir nokta bırakmayarak "disconnected" statüsüne getirmektir...yoksa sürekli bir döngü ile kilidi tutmayan bir kapı gibi sürekli içeri rüzgar alıp üşütürsünüz...sizi ısıtacak bi hava olsa buyursun gelsin bir ömür...ama üşütecekse gerçek ölüme götürür...

sonuçta sizi her gün öldürecek bağlantıları kesmek için bir gün ölmek yeterlidir...selametle...

Wednesday, 26 October 2011

depremle büyüyen çocuk...

Ben uyurken sen üşürsün...durursun öylece kenarda...ayak yalın baş çıplak...gözde iki damla yaş bakarsın...arkanda dayanamayacağın duvarsız bir yıkıntı...çocuk gözlerinde buz kesen bir yalnızlık anasız babasız...ağlasan da yakarsın gülsen de boncuk gözlerinle...insan olurum o an beni bagrımdan da vursan kafamdan da...çünkü insan olursun o an tüm çaresizliğinle karşımda küçücük çocuk yalnız yarınsız...yarın elini kestiğinde koşacağın annen yerin bağrında hapsolmuşsa onu gömmez ya içine...senin içindeki çocukta düşer çukura bırakma onunla gömülmeye... git oyununu oyna kızdırma adamı..senden bekleneni yap...indir camları...

Monday, 10 October 2011

path...


çok basittir aslında hayat... doğarsın,yaşarsın,ölürsün... aradaki tüm olaylar basit mantıkla şekillenir... bir şey ya olur ya olmaz... 1-0... p-q...

peki neden hayatta karar almak hep zordur... çünkü hayat bağımsız birsürü değişkene bağlıdır...insan ne kadar çok şey bilirse o kadar sargı dolanır üstüne mumyaya çevirirmiş onu...yani beyin kıvrımlarımızda asılı kalmayıp ayaklarımıza dolanır o edindiğimiz bilgi ve tecrübeler...

aslında olay tamamıyla vazgeçmelere ne kadar dirayetli olduğumuzla alakalıdır...bir şeyi ne kadar istediğimiz, aslında o şey için ne kadar fedakarlık yapmamız gerektiği veya ne kadar çok şeyden vazgeçeceğimiz ile ölçülebilir...yani istediğimiz herşeyin hesabı bir başka şeyi kaybetmemizle ödenir ancak...

peki bize diretilen kalıp bizim karar verme süreçlerimizi ne kadar bağımsızlaştırıyor...

öncelikle kalıp nedir onu bilmek lazımdır... kalemin sahibi elin cinsine göre bakarsak hayata, okumak bu kalıbın birinci basamağını oluşturuyor...yani insan öncelikle okumalıdır...okumak bilgi ve meslek sahibi olmanın kısa yoludur...yani hayat hakkında bilgi sahibi olup, yaşamını idame ettirecek işi bulmana sebep olacak bir meslek edinmek...okumanın birinci öncelikli zorunluluk olmasının sebebi...

peki okuduk babam daha sonra ne olacak ki... ikinci adım...güzel bir iş bulunacak...ömürlük olacak ya da ömürlük işlere yelken açabilecek bir birikim bırakacak türden olacak...yani buna da kısaca kariyer telaşına başlangıç diyebiliriz sanırım okuyucu...ha bu arada erkek insanı için olmazsa olmaz bir ara adım daha vardır(adım 2-a)...askerlik hizmeti...mümkünse eğitimin peşine olanı makbuldür...başlanmış kariyer mümkünse kesilmemelidir...peki bu iki adım neden önemlidir...çünkü toplumda bir yer edinmeye başlamıştır artık insan bu adımlardan sonra...

derken 3. adım...okumuş büyümüş iş sahibi olmuş yetişkin bireyin karşılaştığı ilk,ikinci,üçüncü......soru mutlaka evlilik sorunsalıdır...kişi iyi niyetinden şüphe ettiği etmediği çevresindeki her birey tarafından evliliğe itilir... bu adımın gerekliliği ise bireyin toplumda edindiği yerden sonra bir de statü edinmesiyle bağıntılıdır...zira aile kurmak toplumda bireyi bir kademe üste taşır...

bitti mi ? bitmedi :) 4. adım...evlisin b
e adam, işin gücün var...e o zaman al kendine bir ev de şu kira köşelerinden kurtul...boşuna mı okudun ettin çalıştın bunca sene...bu sadece diretilen dayatılan bir durum değildir aslında...toplayıcılık insanın en önemli özelliğidir...bir şeyleri biriktirmek saklamak edinmek tutmak dolayısıyla sahip olmak insancıl bir davranıştır...ev olur araba olur bişeyler alır insan...kendi kendine birşeyler yapan insanları düşünürsek(aile parası yemek kötü birşey değildir ama bu yazı için örnek olarak ele alınması kötüdür :P ) bu da sonraki adımlar için geciktirici etki yapacak borçlar üstlenmek demektir...

Bundan sonrası artık standarda bağlanan bir yaşam tarzına ya da yaşam tarzı değişikliklerine ve bunun gibi değişik atraksiyonlara sahne olan bir şekilde açıklanabilir... sahip olunanı güncelleştirmek, bir üst segmente taşımak vs...

tabi ki ara adımlarımız mevcut...ölene kadar bu döngüde sıkılmaz mı insan ? ee monotona bağlanınca sıkılan çiftlere ne lazımdır...tabi ki eve heyecan getirecek diğer canlılar...kedi köpek vs. gibi hayvanlarda bu canlılar arasında sayılabilir ancak toplumun da baskısıyla hane halkını sayıca artıracak bir adım atılır...Çocuk...lar...dahil olurlar bu hayata...ve direkt olarak ev yaşamının odağına kurulup ileride atılacak adımların tamamını etkilerler...çocuk bahsi uzun sürecek ve başlı başına bir konu olduğundan burada kesmek çok uygundur :)

bu adımlar mezar almaya gidecek süreçte devam eder ve mezarda yer almaya başlayınca son bulur...çevresel düzeltmeler bizi rotaya sokmaya yada rotamızı değiştirmeye zorlar kısacası...yani anlayacağınız bize diretilen kalıp ve yol bizim karar alma süreçlerimizi tamamen bağımlılaştırıyor... o halde bazen durmalı ve toplumun dayattıklarını reddetmeliyiz..ne de olsa doğarız yaşarız ve ölürüz...bir şey ya olur ya olmaz...denemezsek bilemeyiz...
hadi deneyelim :)

Wednesday, 21 September 2011

41000 Cadıköylü...

tamam yapmamalıyım ama önyargılarım bana yoğun gaz veriyor ve konu çok müsait :)))

bundan yıllar önce birisi size çıkıpta bir futbol maçını tamamen başka gezegenden gelen yabancıların seyredeceğini söylese ne derdiniz :) "space jam"deki canavarlarla Jordan ın başını çektiği Looney Tunes karakterlerinin maçındaki seyirciler gibi herşeyden mutlu afyon çekip gelmiş, yada "ne içtiyse bunlar bana da ondan getirin" dedirtecek bir seyirci kitlesi olacak deseler herkes kahkahayı basardı :) işte tam da ona benzer bir aktivite yaşandı dün gece Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda... inanabiliyormusun okuyucu tam 41000 kadın ve çocuk yani yangında ilk kurtarılacak, federasyonun çıkardığı yangının ortasına atılarak söndürme çalışmalarına yardımcı olmaya çalıştı...

kimisi daha önce erkekleriyle(yahu kocası sevgilisi erkek arkadaşı kardeşi babası amcası hepsinin ortak noktası erkek olmaları :) ) beraber gittikleri maçlarda öğrendiklerini uygulamaya çalıştılar... safane duygularla ve hareketlerle ezildiğini öngördükleri takımlarını canı gönülden desteklediler... bazıları da torunlarını çocuklarını götürmüşler maça ve bu o kadar belliki bazı teyzelerin ilgisizliği, maçı bırakıp "öyle bir geçer zamanki" izlemeye koyulmuşlar :)





işin komik tarafı orda bulunma ihtiyacını hissetmek... ama bunun yanında bir diğer gerçek var ki o da biletlerin federasyon tarafından bedava verilmesi ve bunun karşılığında kulüplere ödeme yapılması... yani geniş bir açıyla baktığımızda federasyon aslında ne yapıyor... tam manasıyla savaş yerine çevirdiği futbol arenasını kadın ve çocukları öne sürüp kalkan olarak kullanarak kendisini kurtarmaya çalışıyor... sanırım ilk örneğini fenerbahçe gibi; stadı şehrin orta yerinde olan ve seyirci kitlesi, yönetimin ve kulübün "küçük emrah" ı oynaması sebebiyle takımını yalnız bırakmayacak olması nedeniyle iyi bir örnekle yaptı... GS maçı olsa kimsenin kalkıpta; dağın başında yapıp,bizi kandırıp bir de büyük bir ganimet bağışlamış gibi lanse ederek verdikleri Türk Telekom Arena'ya gidip GS ı böyle destekleyeceğini sanmıyorum... Zaten gitselerde o kadınlar çocuklar metroda yada otobüslerde yollarda telef olurlar :)

bre adam hiç mi güzellik katmadı bu aktivite neden başımızda felaket tellalı gibi konuşuyorsun diyebilirsiniz... haklısınızda.ne güzeldi öyle tribünler değil mi... insanın sosyal eğlence olarak en fazla vaktini takımı ve maçları alıyorsa tabii ki bu kadar kadını orda görmek ister :)) hele ki bir meslektaşımın(mühendis) yaptığı hesabı kendi kelimeleriyle sansürsüz yayınlamak isterim :) ki şöyle der kendileri :



  • lan 41 bin kişi var orda bunun 10 bini çocuk 10 bini evli olsa geri kalır 21 bin


  • 10 bini çirkin olsa ki nefes alıyolar


  • 11 bin kalır


  • evdemisin hala...

evdeydim ve evde kaldım... ben o kadar kadının aynı anda konuşmasını bile hayal etmek istemiyorum.. nasıl bir baş ağrısı aman allahım :)) devre arasında maçlarda genel itibariyle bir sessizlik bir dinlenme hakim olur...41000 kadın(çocukların ses yapma oranını da kadınlara eş aldım...FYI) dile kolay... nasıl bir kıyamet oluşturur :))

yalnız vatandaşın bir tanesi(daha sonra bireysel sporcu antrenörü olduğu belirtildi ama umrumda mı :D ) o maçı 41000 kadın ve çocukla izleme zevkine(?) nail oldu... umarım pişman olmamış ve kendine bir ömür yetecek çıkarımları yapmıştır :))) ha kim mi şahıs bakın aşağıdaki resimde güzel ablamızın arkasına sinmiş top sakallı :))



bir de çıkacak felaket senaryolarını düşünelim... bizim gibi en büyük silah tehdidi anne terliği olan bir toplumun kadınları maça gidipte izledikleri durumdan hoşlanmayıp terliğe ayakkabıya aynı anda davransa :)) offf 41000 çift silah mermisi :D o stadın üstünü bir kapatır hakem o zeminde futbol oynanmayacağı için maçı tatil edebilirdi :)) yada sahaya indiğini düşün bu taraftarın... gerçi 41000 kadın(çocukları şimdi yok sayalım birazcık) tarafından kovalanmakta hoş bir durum gibi gözükse de sakıncalı olabilir :D

konunun hoş taraflarından birini daha anlatıp yazıyı bitireyim değil mi okuyucu... FB seyircisinin üzerindeki takımının negatif sonucunu kabul etmeme hastalığı yine kendini gösterdi...maç sonunda maçın 2-1 FB galibiyeti ile bittiğini zanneden kadın taraftarlar gayet gururlu ve görevlerini yerine getirmiş sanıyorlardı kendilerini :)) sanırım federasyonun maçlara gelecek kadınlara bir ofsayt dersi vermesi gerekli :)))





sözlerimi Atatürk'ümüzün ünlü sözüne atıfta bulunarak bitiriyorum okuyucu...

" ben kadının akıllı, becerikli, güzel ve aynı zamanda ofsaytı bilmeyenini severim..."

Monday, 19 September 2011

Galatasaray - Samsun hakkında...

Sezonun ilk iç saha maçına giderken ne kadar heyecanlıydım bilemezsiniz...tamam yahu heyecan falan yoktu azcık endişe vardı her zamanki huyumu sergileyip geç kalacağım diye :)
Ancak beklenmeyen oldu ve maça geç kalmadım( pardon hikayenin tadı kaçtı şimdi sonunu anlatınca :P) Neyse maç hikayemize dönelim...

Öncelikle maça gidişte taraftara yeniden otobüs alternatifinin kazandırılması güzel bir davranış...birde 18:00 otobüsünü kaçırmasaydım 1 dk ile :) 18:30 otobüsüyle başladığımız serüvenimizde bir detay daha vererek geçelim...otobüste stadda yada dönüş yolunda etrafındakilerle herhangi bir konuda tanışmadan etmeden konuşmak çok güzel birşey.. nede olsa konuşulacak tek konu GS(bundan sonraki tüm yazılarda Galatasaray bu şekilde ifade edilecektir..saygıdeğer kamuoyu bilginize..bkz.. FYI)

1 saatlik yolculuğun ardından gelişigüzel bir yerde indiğimiz otobüsten stadın ilgili kısmına ulaşana kadar bayaa yürümek zorunda kalmamız, maçlara geldiğimiz için bile sportif etkinlikte bulunduğumuzu gözümüze sokuyor... yerime ulaşmak için çıktığım merdivenleri de hesaba katarsak ooooo... ha bu arada çıkarken de bize yaşattıkları bir merdiven ve çıkışkapısı eziyeti vardıki bunu anlatıp yazıyı kin ve nefret duygularının hakimiyetine bırakmıycam...yarın bir gün hangi sporlarla uğraşıyorsunuz derlerse GS maçlarına giderim dicem.. banane dicem işte...

ve işte o an.... "Home Sweet Home" nidaları içinde önümüzdeki 1 sezon boyunca bana ait olan yerdeyim...tamam abartmayalım altı üstü plastik bi koltuk ve önünde metal korkuluk...stadın dik olmasından mütevellit tehlikeye binaen koyulmuş korkuluk..karga kaçırdıgı yok :)

Neyse yerimize oturup maçımızı izlemeye koyulalım telaşında tribünde tanıdık yüzler görmek kombine bilet sahibi olmanın yan etkileriymiş sanırım :) memetin(memet:birlikte kombine aldığımız konsantre holigan, GS taraftarı arkadaşım) diğer tarafındaki abinin ilk kez sakal traşı olmuş halini görmek enteresandı :) ben o sakalları default sanıyordum :) bu arada abimiz gayet içten samimi ve sempatik bir insandır...abinin adını da bilmiyorum ama gönlünü almışımdır herhalde :))

Maça başladık nihayet taraftar için hazırlanan bayrakları sallayalım dedik ama bizim sıraya dagıtılan bayrakların üstüne sigara külü düşürmüşlerki hepsi yanık defoluydu :P garip... maça hızlı başlamak istedik ama beceremedik pek... ancak bi ara uzaktan bir gol bulduk ilk yarıyı önde kapadık...ikinci yarıda, maç sonrasında nereye kaybolduğu tespit edilemeyen :P Sarp Mustafa nın sus işareti yapan parmağından önce attığı şans golünü izledik...peşine de bizim cengaver, yedekten gelen forvetimiz Elmander in golü ve yaptırdığı penaltıyı değerlendiren Selçuk un sayısı ile maçı 3-1 kazandık...

Maçta göze çarpanlar: beklerimizin istekli fakat yeteneksiz oluşları, Eboue nin orta alanda uyumsuz fakat çalışkan oyunu, Baros ve Kazım ın muhtemelen önümüzdeki maçlarda kesik yeme ihtimallerinin kuvvetlenmesi, Gökhan Zan ın zan altında kaldığı saçma sapan ara pası denemesi sonucu hain evlat ökkeş modundaki Sarp Mustafa nın golü ve son olarakta Riera nın "kumaşım budur gardaş,ilerde kesip biçip ne mintanlar dikicem size" demesi oldu... Fatih Terim in ( ilerdeki her yerde FT olarak anılacaktır) takıma müdahelesi ve oyun içerisinde taktik değişikliklere dahi gidebilmesi, geçtiğimiz senelerde oyundan haftalar önce belli olan değişiklik dakikalarında belli olan oyuncuların oyuna alındığı Rijkaard yönetiminden sonra çölde çay(filmi hala izlemedim) ferahlığı gibi gelmiştir... Takım birbirine ve birlikte maç oynamaya alışınca bayaa keyifli olacak sanıyorum...

Samsunspor da sanırım diğer takımlarla oynanacak maçları hedeflemiş ve ligde kalmaya yönelik küçük hesaplarla boğuşacak gibi görünüyor... ciddi manada hala Bank Asya 1. lig takımı gibi oynuyolar...

Sabri Sarıoğlu(Bundan sonra SS olacak) ndan notlar: öncelikle sabri maçtan önceki şutlarda yüksek isabet kaydetti(2/3 sanırım :P ) ancak bu bile kaptan olmasına rağmen, maç öncesi takım kadrolarının okunması esnasında isminin zikredilmesine yetmedi :)) maçta da kör gözüne parmağım modunda yada aslı her neydiyse o şekilde, diagonal paslar(özlemiştik GS maçlarında) kendisine sürekli atıldı. Ancak nerde SS da o diagonal kabiliyetler... sonuç: büyük kaptan takımı buraya getir, ama sen gelme mümkünse :P

İnanmazsınız geri döndük ordan eve...ordamı yatacaktık tabi ki döndük ... yine İBB nin geçen haftaki maçı müteakiben geçtiği kıyaktan(?!?) yararlanarak(bu arada otobüs paralarını ödeyen GS kulübümüze teşekkürler ) eve sardalya modunda ama erkenden gelme şansı yakaladık... yetkililerden Alt Bostancı otobüslerini artırmalarını istiyoruz maç çıkışlarında... Neyse efendim eve dönüş yolunda berbere uğramam ve üzerimdeki saç sakal fazlalıklarını bırakmam neticesinde kapıyı açıp günün ikinci "Home Sweet Home" unu demiş bulundum...

İlk GS yazımı bitiriyorkene belirtmekten hicap duymuyor gurur duyuyorum sevgili okuyucularım...

"...Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray..."

Thursday, 15 September 2011

insanların anlamadığı...

yahu böyle başlık mı olur mirim demeyin...olur kısmetse...olmuş yani... bu başlığın altını dolduracak çok sayıda cümle de vardır muhakkakki...

insanların anlamadığı o kadar çok şey varki...öncelikle hiçbiri bir diğerini anlamakla mükellef değil aslında...ondan dolayı tartışmaları yersiz...bırakın herkes kendi düdüğünü çalsın, nasılsa biri gelir susturur...kimse birşey demese zaten kendileri susarlar...insanlar işin doğasına dönerler kürkçü dükkanı misali...anlamamazlığa...

herkesin kendi başrolünü oynayıp izlediği baş yapıt derecesindeki filmidir hayatları...o sebeple kendi doğruları vardır...çoğunluğun kabulü doğrular evrensel nitelikle onurlandırılıp azınlığa dayatılmış durmuş...ve azınlığın başkaldırısı ile başlamış azınlık-çoğunluk savaşları...

içimizde yaşanan da bu değil mi aslında? birşeyi istemek yada istememek...birisini daha çok istiyor iken bile aslında ikisini de düşünürüz bolca vakit...bu rakip takıma küfrederken, kendi takımından çok onun ismini söylüyor olmandır aslında...sevgilinden daha çok düşmanını sayıklaman gibi keza...istemediğimiz şeyleri daha çok sayıklarız da neden merak etmeyiz...biz aslında karşımızdaki herşeyi anlamaya çalışmamızı körükleyecek müthiş bir merakla yaratılmış canlılarız ancak ne yazık ki anlamaktan daha çok sayıklarız beynimizin karar alma mekanizmasında anlamamayı...ne kadar basittir değil mi...

insanların anlamadığı hayat çok kısadır... bir lafı anlamak zordur ve bir insan milyonlarca lafla oluşur...dolayısıyla birini anlamak çok uzun bir süreçtir...

ve bir ömüre anlam katacak o kişi hep yanlış yerdedir...

Wednesday, 14 September 2011

Vira Bismillah...

Bozulmuşluğu kabul edilen ve bunun ötesinde bu kabul etme hali natürelleşen dünyamızda başıma gelenleri, geçenleri, hayat akıp giderken olanlardan bitenlerden haberdar olduklarımı, gözümü kapatıp baktığım zaman gördüklerimi, eleştirmek eylemini hobi olarak gördüğümden değil kahvehane muhabbeti yapamadığımdan doğan açığı gidermek için, her konuda mutlaka var olan sözlerimi bir yere not etmek için boşta bulabileceğim zamanımı avlamaya çıkıyorum.

benimle misin iskoçyalı :))

kendime görev addetmiyorum ancak bir nevi günlük olarakta kullanabilirim burayı sevgili blogger cemaati... Galatasaray ın ve tüm sportif olayların hayatımdaki yoğunluğundan dolayı oluşacak gazetelerin arka sayfası tadındaki yazılarında tadınızı kaçırmaması dileğiyle...

Vira Bismillah...